Fatih Yazıyor.

15/9/2008

Tuvalette Kitap Okumak

Hepimizin mecburui ihtiyaçları arasında tuvalete girmek.
Kaç dakika harcıyorsunuz? en az 5 dakika.

İşta bu zamanda bir yanda da kitap okumak çok faydali, hele birde alafranga ise keyiflidirde aynı zamanda..

günde 10 dakikadan haftada 1 saatten ayda 4 saatten fazla kitap okumuş olursunuz ki..
bu da ayda en az 1 kitap okumuş olmak demektir:

ben hep okuyorum. ama birde tuvalet kitapları dediğim kitaplar var.. kısa kısa hikayelerden oluşan.

hemen her girişte bir hikaye bir makale akursunuz. aklınızda kalmaz neydi devamı falan

Örnek vereyim. Sunay Akın - kule cambazı

Şeyh Sadi Şirazi - Gülistan

Kokoloji..

deneyiniz.. Beni kitap okumaya vaktim yok demeyiniz.

Otobüs ve metro ile seyahat edenlerin daha çok vakitleri var.. onları kesinlikle değerlendirsinler. ama benim gibi otobüs ve metro dolmuş kullnamyanlar için
en değerli zaman..

hem ata sözü var "Türkün aklı ya zıçarken, ya kaçarken " diye.  :))

bırakın aklınız yeni kitaplara kaysın..

Fatih. 15.09.2008 - 11:18

7/8/2008

CD deki Tek Parça

gecenin saat 3 ü, milli kütüphane bahçesi, koyu bir karanlık, bir şişe bira, 3-5 nefeslik sigara ve derin bir yalnızlık.

arabada bir CD, ve içinde tek bir parça dönüp duruyor.

"geceniiiin en siyaahıııında
umuuuduuuun bittiğiiiii yerdeeeeyim


köşeeyiiii dönseeem ööölüm
düz giiitsem haaayat
gölgeleeer içiğindeeeyim"

Fatih - 07.08.2008 / 11:13
5/8/2008

AİLE OLMAK BİR TABUTU BERABER TAŞIMAKTIR

evet bazen ben aile olmayı bir tabutu beraber taşımaya benzetiyorum.

bir tabut var ;içinde bir ölü

ölü dediğimiz hayatın ağır yükü aslında yaşamın sonuna kadar taşımamız gereken. aile toplanmış taşıyorlar bu tabutu.. hani dört kollu derler ya o hesap kollarda birileri var.

cenazeye katılmış herkes bilir, elden ele yürü tabut, bir omuz verir, bir el atar herkes, önden girersin tabutun altına, sen girdiğinide en arkadaki çıkar, sonra senin önüne bir daha gelir bir omuzla bir yürekle destek vermek için ,sen bir geriye kayarsın böyle devam ederken en arkaya gelirsin ve biri daha girdiğinde boşa çıkarsın. bi süre dinlendikten sonra yine en önden bir omuz ,bir yürek verirsin o cenazeye ve o aileye.

işte aile olmak bunun için "bir tabutu beraber taşımaktır"

baba vermiştir omuzu tabutun en ağır kısmına,diğer tarafta anne , arkada çocuklar amcalar,halalar,dayılar,teyzeler ,kuzenler herkes omuzlanır tabutu.

biri yorulduğunda diğeri bir omuz verir ,o kenara çekilir.

işte böyledir aile olmak. sen eğerki amca hala dayı kuzen anne baba çocuk o tabutun altına bir omuz ve bir yürek veriyorsan o tabutu taşımak kolay olacaktır. bir birine omuz veren ailelerde de "Tabut" dediğimiz şey hayatın ta kendisi olduğundan hayatı taşımak daha kolay olacaktır.

ama aile o tabuta omuz vermezse , gönül vermezse ne olur?

neler olmazki. kimler taşıyorlarsa onlar yorulur, yorulur en sonunda dayanamaz ve düşürürler tabutu. tabut dağılır ceset ortaya düşer. düşülen durum ortaya çıkan manzara hiç hoş değildir.

kimse tarafından da kabul edilmez zaten.

- ne biçim aile bunlar bi cenazeyi defnetmeyi beceremediler
sesleri yükselir.

aile olabilmek için, aile fertlerinin tabuta omuzunu ve yüreğini vermesi gerekir.

peki sadece omuz vermek yeter mi?
işte işin kötü yanı , en kötü yanı budur.
hem omuz verip hem yürek verip yine de o tabutu taşımayı becerememek
en kötüsü budur.

hem omuz ver hem yürek ver ama olmasın

bunun 2 sebebi vardır.

bir tanesi ya aile küçüktür ve herkes güçlü değildir. diğerlerinin gücü yetmez o tabutu taşımaya

diğeri ve en kötü olanı ise herkes güçlü herkes omuz vermiş herkes yürek vermiş
ama aynı yöne yürüyememişlerdir. tabutun gideceği yer konusunda bir anlaşmazlık olur bazen ..

insanlar farklı yollara yürürüler. denge kaybolur tabut düşer.

hem herkes fedakar, hem herkes yürek vermiş,  hem herkes güçlü
ama yine de o tabut düşmüş; herkes üzgün !

nedir dediğimiz
nedir anlattığımız..

sadece güçlü olmak
sadece omuz vermek
sadece yürek vermek
   yetmiyor....

ailenin bütün bunların yanında aynı yöne doğru yürümesi, yürüyebilmesi, aynı yönde yürümeyi istemesi gerekli...

yönler farklıysa..
o tabutu taşıyamazsın.
yani hayatı taşıyamazsın.

Fatih - 05.08.2008

30/7/2008

BEKLENTİLERİ KONTROL ETMEK VE İNSAN OLMAK


Güne başlarken Tuna KİREMİTÇİ'nin Vatan Gazetesinde yazdığı " duygusal şizofreni ihracatımız başlamıştır." başlıklı yazısına rastladım. Hakikaten çok güzel temas etmişti meseleye Tuna Bey, etkilendim.

İlişkilerle ilgili bir husustu bahsettiği, yazılı ve görsel mecralarda beslenen, tetiklenen, büyüyen, gelişen,sapıtan, çığrından çıkan beklentileri aklıma getirdi.

"ananın evinde de mi bulaşık makinesi ile yıkıyordun" lafına bir kadın eskiden de gıcık olurdu ama  bunu demeniz sizin için affedilmez bir suç oluyor şimdilerde.

Kiremitçi yazısının bir yerinde "....
Gerçekten de erkekler porno filmlerde gördükleri performansı kendi partnerlerinde bulamayınca mutsuz oluyor.." demişti.

Bir başka kısmında ise "...aynı anda hem Bruce Willis kadar serseri hem Morgan Freeman gibi müşfik hem Kevin Costner misali güvenilir hem de John Cusack gibi esprili olmalarını bekleyerek imkânsızı istiyorlar." demişti.

Beslendikçe besleniyor beklentiler. Gizli gizli bir yerlerimize sokuşturuluyor.
Sosyokültürel ve sosyoekonomik yapısı gereğince genelde evcimen yaşayan türk insanın vakti akşamları dizi seyretmekle geçiyor.

ne var bu dizilerde ?

aşk var bu dizilerde
hep güzel kadınlar var
hep yakışıklılar var
hep son model arabalar
hep villalar
hep holding patronları,ağalarla iktidar para ve kariyer var.

insan gördüğüne alışıyor hemde çok kötü alışıyor. Askerliğimden biliyorum. ilk başlarda çok anlamsız, ürkütücü ya da iğrenç gelen şeyler altıncı ayın sonuna doğru normalleşmeye başlamıştı. Kabul ediş sürecinin arkasından doğal ve normal olanın bu olduğu inancı yerleşiyordu insana.

işte bu dizilerde buna benzer bir şeyler yaşatıyor bizlere. güzellik,yakışıklılık, lüks hayatlar, villalar, son model arabalar,patronlar doğal ve normal gelmeye başlıyor insana.

kendi hayatı ise yavaş yavaş normalin dışında gibi görünüyor sadece bunlarla kalsa yine iyi. Her türlü entirikaya, çarpık ilişkilere ve şiddete alışılıyor bolca görüldükçe -- neticesi doğal ve normal olduğu yönünde bir algıya dönüşüyor.

1998 yılında bir gençlik dizisi çevirseydiniz, ve o dizi de henüz üniversitenin 1. sınıfında olan gençlerden birinin masum sevgilisini arkadaş grubundan bir kızla aldattığını izleyiciye verseydiniz. Hatta dizide yaşları en fazla 20 olan insanların tam bir cinsel ilişki yaşayarak   bu aldatmayı gerçekleştiğini gösterseydiniz kıyamet kopardı eminim.

ama şimdi bu dizi reyting rekorları kırıyor. ilköğretim öğrencileri dahil ailecek seyredilebilcek bir dizi olarak gösteriliyor, adına da bir güzel " Kavak Yelleri" deyip

- ooh gencim, aklım bi karış havada , başımda kavak yelleri esiyor - şeklinde de çok kolay legalleştirebiliyorsunuz.

Buralara kadar geldik.
"Neden buralara geldik ?"

sormamız gereken esas soru ise "Nerelere gideceğiz?" olmalı.

beklentiler artacak, aldatmalar bile normal sayılacak, herkes yakışıklı, en güzel yerlere götürüp, pırlantalar alan sevgili hayalleri ile yanacak

erkekler, güzellikleri ile herkesi büyüleyen ama çapkınlıklarına da biraz kaprisle göz yuman kadınlar arayacak.

kendimizi kontrol etmemiz lazım. beklentilerimizi iyi belirlememiz lazım. Televizyon ya da sinema ekranın da her şey çok kolay. biraz bütçe, biraz rol yeteneği, bir kaç efekt sayesinde peri bile olabiliyor anneler çocuklar ama gerçekde böyle birşey yok.

birileri kendinin farkına varsın istiyorum. insanlarımız bazende "Elveda Rumeli" dizisine dalsın istiyorum, orada bir karakterle kendini özdeşleştirsin istiyorum. çocuklarını çok seven bir " Sütçü Ramiz" olmayı özlesinler istiyorum.

O Sütçü Ramiz kadar, o okuma yazma bile bilmeyecek kadar cahil Sütçü Ramiz kadar sorgulayıcı olmalarını istiyorum. Kızı bir hristiyan gence aşık olduğunda onun gibi " Rabbimm sevmek kötü müdür?" diyebilsinler istiyorum..

ve şer'i hükümlerin yaşandığı bir devirde kızının o hristiyan çocukla cinsel ilişkiye girdiğine inandırıldığınaki yıkımına rağmen

 O Sütçü Ramiz kadar ..."kızını bağrına bassın"  insanlar istiyorum.

 O diğer pırıltılı dizilere kapılmasınlar, kendilerini sorgulasınlar, doğru değerleri ve beklentileri yanında da sevgiyi büyütsünler istiyorum.

ya yook biz bunu kendi başıma yapamayız diyorlarsa.

O zaman...
O Sütçü Ramiz kadar "İNSAN" olsunlar istiyorum....

Fatih - 30.07.2008 - 10:51

****

Tuna Kiremitçinin yazısı için..
http://www9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=11.11.2007&Newsid=191376&Categoryid=4&wid=141
28/7/2008

Ressamın ve Bizim Esas Derdimiz Ne ?


ressam tablosunu yaptı ve ortaya bıraktı. birisi geldi ona baktı.

tabloda x gördü
başkası geldi o da baktı. o ise y gördü

bir diğeri z gördü.

"aslında aşkın yansımalarını anlatmaya çalışmış burada sanatçı" dedi biri.
"küçüklüğünde yaşadığı açıları renklerle ifade etmiş" diyordu diğeri.

herkes resme bakıyor ve birşeyler dolduroyordu içine. gerçekte ressamın ne doldurduğunu bilmeden.

***
ressam ben miyim? hayır..

ama bende de resmin içini doldurmak gibi önü aşılmaz bir istek var.( ??? )

Mantıklı olan ise o resmin içinde şu var.

-bu eseri beğenin, beni beğenin ve beni önemseyin-

aslında bütün eserlerin yapılışındaki ortak amaç bu....

Fatih 28 Temmuz 2008 - 13:53


« Önceki::Sonraki »

Blogcu ile yapıldı